Merhaba sevgili dostlar. Şaka maka derken yeni yılın ilk 2 ayını neredeyse geride bıraktık. Zaman ne kadar da hızlı ilerliyor değil mi? Bahar neredeyse geldi gelecek. Herkesin içinde bir bahar neşesi oluşmaya başladı bile şimdiden. Hazır cemreler düşmeye başladı, etrafta bir bahar havası esiyor yavaştan. Gelin bugün sizlere baharın temsilcisi olan çiçeklerden birinin, güllerin mitolojideki hikayesini anlatayım da biraz neşemiz yerine gelsin değil mi ama ?
Gülleri hemen herkes sever. Bazıları onu kibirli bulsa da gül, çiçeklerin kraliçesidir. Her kültürde güller hakkında anlatılan hikayeler vardır. Mesela bizim divan edebiyatı geleneğinde gül, sevgiliyle eş değer tutulur. Sevgili tasvirlerinde gülün ayrı bir yeri vardır. Gül, bülbülün aşkıdır. Ancak gelin görün ki, bülbül güle dikenleri olduğu için yaklaşamaz. Ne zaman ona yaklaşsa, dikenleri bülbülün bağrını deler geçer. Bülbül de garibim yazık, uzaktan uzağa sever gülü. Bülbülün güzel ötüşü, güle duyduğu aşktandır. Bülbülün sesi, aslında güle söylenen aşk şarkılarıdır. Eski edebiyatta bu konu hakkında yüzlerce belki binlerce yazılmış eser bulabilirsiniz. Özellikle de şiirlerde bazı benzetmeler, bu hikayeden ilham almıştır.
Gül bizim eserlerimizde böyle ele alınır. Fakat mitolojiler her nesnenin, varlığın oluşumuna açıklık getirmeye çalışır. Ve tabii gülün de mitolojide bir hikayesi var. Yunan mitolojisinde gül, çiçeklerin kraliçesi olarak tanımlanır. Bunun da bir nedeni var elbette. Öyle sıradan bir çiçek değil kendileri. Oluşumunda Olympos dağındaki mitolojik varlıkların bir payı var çünkü. Şimdi görelim bakalım, bu efsanevi çiçeğimiz mitolojiye göre nasıl var olmuş....
Efendim, Yunan mitolojisinde orman perileri çok önemli varlıklardır. Bunlara çoğu yerde Nympa Perileri de denilir. Bazen onlar su perisi olarak da anılmaktadır. Bu varlıklar bazı kaynaklarda bizzat Tanrılar Tanrısı Zeus'un kızlarıdır. Bunlar aslında mitolojideki birçok varlığın aksine ölümlü varlıklardır. Ancak ambrosia adı verilen bir yiyecekle beslenirler. Ambrosia, mitolojide ölümsüzlük yiyeceğidir. Hatta mitolojik tanrıların yiyeceği şeklinde bilinir bu yiyecek. Bu aslında bir nektar olarak tanımlanır ve tadının baldan dokuz kat daha tatlı ve güzel olduğu iddia edilir. Yiyenlere sonsuz bir güzellik ve hayat bahşeder. İşte bizim orman perilerimiz de, " Aman efendim, bizim şu kaprisli, egosu yüksek Tanrılardan neyimiz eksik? Biz de bundan yiyelim de öyle hemen ölüp gitmeyelim bu ahir dünyadan!" dedikleri için sürekli güzel ve genç kalmayı başarırlarmış. Ölümsüz olamasalar da, sıradan insanlardan daha uzun yaşamayı elde edebilirlermiş bu iksir sayesinde. Ancak tabii ömürlerinin bir süresi var. O süreyi tamamladıklarında göçüp giderlermiş bu dünyadan.
İşte bir gün, bu orman perilerinden biri vadesini tamamlayınca, ölmüş. Tabii ormanda birçok tanrı ve tanrıça sık sık gezinti yapıyor. Özellikle doğa ve orman ile ilgili görevleri olan tanrıçalar, ormanı kontrol etmekle görevli. Bunlardan biri de çiçek tanrısı Chloris efendim. Bu tanrıça, konumundan ötürü sanatta da birçok esere ilham kaynağı olmuş. Yeri gelmişken sizlere Boticelli tarafından resmedilen ilkbahar tablosunu paylaşayım. Tablo "Bahar Alegorisi" adıyla biliniyor.
Burada üzeri çiçeklerle tasvir edilen kadın figürü, Chloris. Aslında kendisi mitolojide bir mağdur. Batı rüzgarı tanrısı olarak tanınan Zephyrus tarafından tecavüze uğruyor. Ve kendisiyle evlenmek durumunda kalıyor ki, bu konuyu başka bir gün detaylarıyla anlatırım size. Yani sözün özü, kadın olmak mitolojide bile zor iş vesselam...
Neyse fazla uzatmadan hikayemize devam edelim. Günlerden bir gün Chloris, ormanda gezinti yapıp, çiçeklerini kontrol ediyormuş ki bir de ne görsün! Bir orman perisi, oracıkta ölmüş. Perinin cansız bedeni tüm güzelliği ile uzanmış yatıyor. Onun bu masum ve hüzünlü duruşu, Chloris'e ilham vermiş. Ve bu güzelliği ölümsüzleştirmek isteği dolmuş içine.
"Bu kızcağız burada ölmüş kalmış ama yazıık ne kadar da güzelmiş! Dur bari toprağa ve dahi toprağın altındaki Hades uğursuzuna yem etmeyelim bu güzelliği. Hele Hades'in o şirret karısı Persephone kimbilir kıskançlığından neler eder bu güzelliğe" 😆 diye düşünmüş. Vee perinin bedenini hemen bir çiçeğe dönüştürmüş.
Tabii dünyada yeni bir varlık vücuda geldiğinde, tüm Olympos dağı bir titriyormuş ki sormayın gitsin. Dağda mazallah 8 şiddetinde bir deprem havası esince, tüm tanrı ve tanrıçalar yine kimin aklına ne esti de ne yarattı acaba diye meraka düşmüşler. 😆Afrodit, güzellik uykusundan uyandığına sinirlenmiş. Bağ bozumu tanrısı Dionysos'un ürettiği yepyeni şaraplar, sarsıntıdan yerlere saçılmış. Güneş tanrısı Apollon, sarsıntının şiddetinden irkilip, "Amanın ne oluyoruz" deyip, neredeyse günü geceye çevirecekmiş. Çiçek tanrısı Chloris'in kocası Zephyrus ise, Batı rüzgarının yönünü kaybetmiş sarsıntı ile efendim. 😆 Pek tabii anlamış ki bu işte kendi eşinin bir parmağı var! Yürüyün Tanrı ve Tanrıça kardeşlerim, gidip bakalım ne yapmış bizim hatun! diyerek hep birlikte ormana gitmişler.
Gitmişler gitmesine de gördükleri güzellik karşısında her birinin dili tutulmuş. Bir çiçek, ormanın en güzel köşesinde tüm mükemmelliği ile tanrı ve tanrıçaları selamlıyormuş. Çiçeğin yanında da Chloris, "Bakın, hepinizin bugüne kadar vücuda getirdiklerinden daha güzel bir şey yaptım" der gibi gururla durmakta imiş. Tabii tanrı ve tanrıçalar bu güzelliği görünce az önce Olympos dağında yaşadıklarını unutmuşlar. Ve madem öyle, biz de kendimizden bu güzel çiçeğe bir şeyler katalım demişler.
Önce Afrodit başlamış işe. Afrodit zaten çok güzel olan bu çiçeğe kendi güzelliğinden güzellik katmış ki, çiçek bundan böyle kendi güzelliğiyle birlikte anılsın diye. Dionysos, "Bizim şaraplar döküldü gitti heba oldu ama boşa gitmiş olmasın. Bari en güzel aromalarımı vereyim de bu çiçeğe, eşsiz bir kokusu olsun" demiş.😆 Ve gülün o mükemmel kokusunu vermiş. Zephyrus ise, Batı rüzgarıyla gökyüzündeki tüm bulutları dağıtmış bu çiçeğin açtığı yerde. Ki, çiçek gün ışığını daha iyi alabilsin, büyüsün serpilsin... Apollon da güneşin tüm hayat veren özelliklerini çiçeğe sunmuş. Çiçek böylelikle yeni yapraklar ve çiçekler açmaya başlamış. O anda çiçek, ormanın en güzel, en mis gibi kokan, bakanların gönüllerine aşk ilhamı veren bir çiçeğe dönüşmüş. Tüm tanrı ve tanrıçalar "Bundan böyle bu çiçek, çiçeklerin kraliçesidir, böyle biline!" hükmünü vermişler.
İşte dostlar, o günden sonra baharın en güzel günlerinde açmaya başlayan güller, mitolojide böyle oluşmuş. Bundan sebeptir ki gül, aşkın sembolü olmuş. Açan her gül, Afrodit'in güzelliğini ve aşkını, Chloris'in masumiyetini, Dionysos'un neşesini, Apollon'un asaletini Zephyrus'un kudretini taşırmış...
Sevgili dostlar, bir mitoloji hikayesini daha sizlerle paylaştım bugün. Yorumlara katılarak, düşüncelerinizi bizlerle paylaşmayı unutmayınız. Baharın neşesi içinizde her zaman daim olsun. Sağlıcakla kalın.
Dertli dostum’u şu hesaplardan takip edebilirsiniz: Facebook - Twitter - Instagram




























