Umay, heyecanına yenik düştüğü, uykusuz geçen gecenin sabahında ofisin yolunu
tuttu. O sabah hava, dünkü kadar kötü değildi ama yine yağmur vardı.
“Herhalde bu sene yaz hiç gelmeyecek”
diye
düşünüyordu.
Yaza çeyrek kala İstanbul, şiddetli sağanakların, fırtına ve hatta İstanbul’da yaşayanların görmeye hiç alışık olmadığı hortumların gölgesinde sönük bir bahar yaşıyordu. Levent metro çıkışında esen rüzgârla birlikte yüzüne çarpan iri yağmur damlaları, içinde bir an önce ofiste olma isteği yaratmıştı. İş görüşmesine ıslak durumda gittiği yetmez gibi ofisteki ilk gününü de ıslak kıyafetlerle geçirmek istemiyordu. Hele ki taşıdığı hastalığın soğukla, ıslak kıyafetlerle arası hiç hoş değilken, işteki ilk gün hastalanmayı düşünemezdi bile... Bu sebeple ıslanmadan, oldukça hızlı adımlarla ofise doğru ilerledi…
Yaza çeyrek kala İstanbul, şiddetli sağanakların, fırtına ve hatta İstanbul’da yaşayanların görmeye hiç alışık olmadığı hortumların gölgesinde sönük bir bahar yaşıyordu. Levent metro çıkışında esen rüzgârla birlikte yüzüne çarpan iri yağmur damlaları, içinde bir an önce ofiste olma isteği yaratmıştı. İş görüşmesine ıslak durumda gittiği yetmez gibi ofisteki ilk gününü de ıslak kıyafetlerle geçirmek istemiyordu. Hele ki taşıdığı hastalığın soğukla, ıslak kıyafetlerle arası hiç hoş değilken, işteki ilk gün hastalanmayı düşünemezdi bile... Bu sebeple ıslanmadan, oldukça hızlı adımlarla ofise doğru ilerledi…
Kendisine dün profesör tarafından verilen anahtarla ofisin ağır, çelik kapısını açtığında içerinden gelen yoğun pipo kokusu genzini yaktı. Sigarayı bırakalı altı ay olmuştu ve tütün kokusu onu, rahatsız olmak ile tekrar bu illete başlamak arasında bir yerde, çok ince bir çizgide karasız kılıyordu. İçeri girip kapıyı kapattı. Etrafa şöyle bir göz gezdirdi. Her taraf çok dağınıktı. Muhtemelen Profesör dün gece sabaha kadar çalışmıştı. Her yer kitaplar ve kâğıt parçaları ile doluydu.
Kâğıtlardan birini eline alarak baktı. Anladığı üzere profesör, metinlerdeki sırrı çözebilme umuduyla bazı kısımlar üzerinde ebced hesabı ile çalışmalar yapmış ve bir sonuca varamamıştı. Muhtemelen metinleri yazan kişiye ketumluğundan dolayı çok sinirlenerek, yüzyıllar öncesinde kalan bu kişiyi pek hayırla yad etmemişti. Bu yüzden kâğıdın en alt köşesinde büyük harflerle “ FUCK” yazmıştı.
Bir diğer kağıdın
üzerinde ise, profesör bu belgelerden aldığı eski bir divan şiiri beyitiyle
hayli uğraşmıştı. Kağıdın üzerinde özenle yapılan hesaplamalardan, bunun
altında tarih düşürme tekniği olup
olmadığını anlamaya çalıştığı belli oluyordu. Profesör bunun sonucunda da bir
şey elde edememiş olacak ki kağıdın sol alt köşesine kırmızı kalem kullanarak
“KİSS MY ASS” yazmıştı.
Umay bu yazıyı görünce neredeyse bir kahkaha atıp, içeride uyuyan profesörü uyandıracaktı ki son anda sesini kısmaya çalışarak buna engel oldu. Profesör çok sinirlenip, sinirini çıkarmak için küfür etmişti bu metinlerin sahiplerine. Ama bunu yaparken, sanki anlaşılmasın der gibi İngilizce yazmış ve Umay’ın sabah geleceğini unutmuş, gelse bile bu kağıtları kurcalayacağını tahmin etmemişti. Umay yeni tanıştığı, henüz çok fazla bir sohbetinin olmadığı bu ilginç profesörün içinde taşıdığı ruhun aslında, haylaz, kısa paçalı bir ilkokul çocuğunun ruhu olduğunu düşündü.
Umay bu yazıyı görünce neredeyse bir kahkaha atıp, içeride uyuyan profesörü uyandıracaktı ki son anda sesini kısmaya çalışarak buna engel oldu. Profesör çok sinirlenip, sinirini çıkarmak için küfür etmişti bu metinlerin sahiplerine. Ama bunu yaparken, sanki anlaşılmasın der gibi İngilizce yazmış ve Umay’ın sabah geleceğini unutmuş, gelse bile bu kağıtları kurcalayacağını tahmin etmemişti. Umay yeni tanıştığı, henüz çok fazla bir sohbetinin olmadığı bu ilginç profesörün içinde taşıdığı ruhun aslında, haylaz, kısa paçalı bir ilkokul çocuğunun ruhu olduğunu düşündü.
Sedef kakmalı
sehpanın üzerinde kullanılmış bardaklar vardı. Bardaklardan birini alarak
burnuna götürdüğünde, içindeki sıvının vişne, votka karışımı olduğunu anladı. Bardağın
yanında duran bronz ve altın rengi karışımı çikolata kutusunun içinde ise,
üzerindeki yazılardan Belçika’dan getirildiği belli olan çikolatalar
duruyordu. Ne elit zevkleri vardı bu
profesörün böyle? Bütün gece bu elit zevklerin eşliğinde çalışmış, bir sonuç
elde edemeyince biraz hayal kırıklığı ve biraz da sinirli bir ruh hali ile
uyumuştu anlaşılan.
Umay biraz ofisi
dolaşmak istedi. Arka tarafa profesörün yattığı odanın kapısının önüne doğru
ilerledi. Gözleri, arka koridora doğru açılan kapının tam kenarına konulmuş,
insanın dizlerine kadar gelen bir boyu olan Artemis heykeline takıldı...
Ofiste antika eşyalar çok fazlaydı. Muhtemelen bu heykel de yeni yapılmış bir heykel değildi. Ve eşyalar tamamen birbirinden farklı dönemlere aitti aslında. Osmanlı zamanından kaldığı belli olan sedef kakmalı sehpa, Fransızların Rönesans döneminde elde edildiği anlaşılan saat, antik Yunan kültürünü çağrıştıran bu heykel... Ortada dönemsel açıdan böyle bir uyumsuzluk olmasına rağmen, her şey o kadar kusursuz görünüyordu ki Umay’ın gözüne. Hatta şu deri yıpranmış koltuklar bile odaya ayrı bir hava katıyordu.
Ofiste antika eşyalar çok fazlaydı. Muhtemelen bu heykel de yeni yapılmış bir heykel değildi. Ve eşyalar tamamen birbirinden farklı dönemlere aitti aslında. Osmanlı zamanından kaldığı belli olan sedef kakmalı sehpa, Fransızların Rönesans döneminde elde edildiği anlaşılan saat, antik Yunan kültürünü çağrıştıran bu heykel... Ortada dönemsel açıdan böyle bir uyumsuzluk olmasına rağmen, her şey o kadar kusursuz görünüyordu ki Umay’ın gözüne. Hatta şu deri yıpranmış koltuklar bile odaya ayrı bir hava katıyordu.
Profesör hala ofisin arka tarafındaki odada,
kedisi Pertev ile beraber derin bir uyku içerisindeydi. Umay, kapısı hafif aralık olan odanın önünde
durarak profesöre baktı. Zaten dağınık, karmaşık olan saçları iyice dağılmıştı. Üzerinde gri
bir eşofman takımı vardı. Eşofmanın kapüşonunun bir kısmı boynundan öne doğru
dönmüş, hem kendi yüzünü hem de kedisi Pertev’in yüzünü örtüyordu. Pertev ise profesörün boynuna patilerini dolamış,
yüzünü yüzüne yaslamıştı. Profesörün her halinden, özel hayatında fırtınaların
koptuğu ve çok yalnız olduğu hissediliyordu. Bu süreçte Pertev’den başka can
yoldaşı yoktu anlaşılan…
Bu gizemli yeni
patronu, dünkü görüşmelerinde Umay’a erken uyandırılmaktan hoşlanmadığını ve
ofise geldiğinde sessiz olması gerektiğini söylemişti. Bunu hatırlayan Umay,
sessizce profesörün odasının kapısından ayrıldı ve hemen çalışacağı masaya
geldi. Bir an önce çalışmaya başlamalıydı ki, gecesini gündüzüne katan bu işkolik
profesöre kendisini kanıtlayabilsin….
Çalışacağı metinlere elini uzattı ve en üstten bir tutam kâğıdı alarak, masanın üzerine koydu. Sararmış bu kâğıtlar, yüzyılların soluğunu yüzüne vuruyordu sanki… Kim bilir birilerinin çok değersiz bularak kurtulmaya uğraştığı bu sayfalar, yaklaşık beş yüz yıldır kimlerin ellerinden geçerek zaman içerisindeki yolculuğunu bugüne getirmişti. Kim bilir ne olaylara tanıklık etmişti bu belgeler. Hani dilleri olsa da konuşsalar, kim bilir ne çok anlatacakları hikâye olurdu…
Umay belgelere
dikkatle baktı. Pek çoğunun altında imza yoktu. Ancak bir tanesinin alt
kısmında soluk bir mürekkeple “andelib-i zar” yazıyordu. Yani ağlayan bülbül…
Aşk acısıyla yanan biri mi bu imzayı atmıştı acaba? Bu belge ilgisini
çektiğinden işe bununla başlamaya karar verdi. Metin besmele ile başlıyordu. Eskilerin adeti
olduğu üzere her şeye ve elbette yazmaya da besmele ile başlanırdı. Yazılacak
metnin mutlaka dini bir metin olmasına gerek yoktu. Besmele ile başlanan her
şeyin hayırlı olacağına beslenen inanç, bu metinde de görüldüğü gibi yüzyıllar
öncesinde de aynıydı. Besmele kısmından sonraki cümle hayli ilginç geldi
Umay’a.
“ Matbah-ı hümayun’un pek güzide yemeklerinden olan Borani-i Hassa ve Ruamiyye…”
“Besmele ile başlayan bir yemek tarifi mi? Peki ağlayan
bülbül mahlaslı bu tuhaf aşçı, aşk acısını yemek tarifleriyle mi dindiriyordu
acaba?
Bir aşçı neden bu kadar acıklı bir mahlas kullansın ki?"
İç sesinden yükselen bu soruları bir kenara itti ve
Bir aşçı neden bu kadar acıklı bir mahlas kullansın ki?"
İç sesinden yükselen bu soruları bir kenara itti ve
“Bakalım nasıl yapılıyormuş bu yüzyıllık yemekler” dedi
kendi kendine…
İçinde tarçın ve dövülmüş damla sakızı ile süt
kullanılan bir et yemeği… İlginç! Etin
bir kısmı kavruluyor, bir kısmı köfte yapılarak tarçın ile pişiriliyor ve
pirinçler de kısık ateşte pişirilerek üzerine sürekli su ekleniyor. Yaklaşık 45 dakika bu şekilde pişirildikten
sonra üzerine damla sakızları ilave edilerek…
"Ne zor bir yemekmiş. Kim uğraşır ki bununla? Eskilerin
yüreği kadar, sabrı da genişmiş elbet."
Umay yemek tarifinin
sonuna doğru indiğinde başka bir tuhaflıkla daha karşılaştı. Aşçı son beyitinde
kendisine ait andelibi zar mahlasını geçirdiği beş beyitten oluşan bir gazel
yazmıştı.
"Yemek tarifinin altına gazel mi! Bu iş iyice eğlenceli
olacak desene"
Yemek tarifinden
sonra gazeli de özenle çevirip, karşısındaki bilgisayar ekranına dikkatle yazdı
Umay. Ve bir başka kağıda geçti. Bu
kağıt da diğerinden farksızdı. Tuhaf yemek tarifleri vardı.
"Nasıl yani?"
Bu yemek
tariflerinin araştırmadaki payı ne olacaktı acaba? Ya profesörün dediği gibi bu
kâğıtlar şifrelenmiş falan değilse? Boşu boşuna bunca garip metni
çevirdiğiyle kalacaktı. Her neyse, bu kendi sorunu değildi. Bu iş için
yüklü miktarda para alıyordu ve profesör metinlerin hepsinin tek tek
çevrilmesini istemişti. Bu sebeple okuduklarını sorgulamadan, az önce açtığı ve
bilgisayarın masa üstüne kaydettiği “METİN ÇEVİRİLERİ” adını verdiği Word
dosyasına harfi harfine yazıp, kaydediyordu. Bu işlem bittikten sonra da
okuduğu belgeleri kenara ayırıp, masanın yanındaki renkli etiketler ile numara
sırası vermeyi ihmal etmiyordu...
Kitap projesi Dert Anası'nın noter onaylı çalışmasıdır. Bölümlerin herhangi bir yerde izinsiz yayınlanması, kopyalanması, paylaşılması gibi durumlarda hukuki süreç başlatılacaktır
Kitap projesi Dert Anası'nın noter onaylı çalışmasıdır. Bölümlerin herhangi bir yerde izinsiz yayınlanması, kopyalanması, paylaşılması gibi durumlarda hukuki süreç başlatılacaktır
Dertli dostum’u şu hesaplardan takip edebilirsiniz: Facebook - Twitter - Instagram






