Merhaba sevgili dostlar. Kitap projemizin bu yayınının öncesinde size ufak bir açıklama yapma gereği duydum. Çünkü bu projemize ilgi gösteren yeni arkadaşlarımız aramıza katıldı. Öncelikle daha önce yayınlanan tüm bölümlerin Bastet başlığımız altında olduğunu söylemek istiyorum. Projemizin şu ana kadar 5 bölümü yayınlanarak tamamlandı. Bölümler çok uzun olduğu için, parça parça yayınlıyoruz. Yani bir bölümü tamamen yayınlamak mümkün olmuyor. Örneğin 1. bölüm 1. parça, 1. bölüm 2. parça şeklinde devam ediyor. Şimdi 6. bölümdeyiz. Eğer okumak isterseniz, Bastet başlığında geriye doğru giderek ilk yayına kadar ulaşabilirsiniz.
Bir diğer konu da, kurgudaki flash back'ler. Bu kurgumuz aslında 2014 yılında İstanbul'da geçiyor. Hikmet adındaki bir tarih profesörünün, sahaflardan elde ettiği eski yazılı ilginç metinleri, Umay adındaki bir asistan ile birlikte çevirerek, gizemli bir konuyu aydınlatmasına dayanıyor konumuz.
Kurguda zaman zaman tarihe ve Yavuz Sultan Selim dönemine gidiyoruz. Çünkü kahramanlarımızın çevirdiği belgeler, Yavuz Sultan Selim döneminde yaşanan olayları konu alıyor. Tarihteki bu gizemi aydınlatmak için, bazen tarihe yolculuk yapıyoruz. Ve metinleri oluşturan karakterlerin ağzından o dönemde neler olduğuna dair bazı ip uçları alıyoruz. Yani konunun tamamı tarihte geçmeyecek. Okumaya yeni başlayan dostlarımız, bu konuda şaşırmasın diye açıklamak istedim. Bugünkü bölümümüzde Umay ve Hikmet'e yani günümüze dönüyoruz. Hepinize keyifli okumalar dileyelim...
İstanbul
2014
Profesörün ofisinin bulunduğu eski apartman
binasının beyaz mermer merdivenlerine vuran Temmuz güneşi, henüz sabah saatleri
olmasına rağmen apartmanın kapısını açmaya uğraşan Umay’ın sırtını yakıyordu. O
gün yine çok sıcak olacaktı anlaşılan. Haziran başına, hatta ortasına kadar
gelmek bilmeyen yaz, birdenbire gelmiş, ve aşırı sıcaklıklarla İstanbul’u
perişan ediyordu. Sıcakta tüm gün ofiste oturup, vantilatörün karşısında
belgeleri çevirmek kolay iş değildi. Profesör ofiste bir klima kullanmıyor ve
bunun siyatik ağrılarına iyi gelmediğini söylüyordu sürekli. Ama Umay’ın bundan
çok da şikayetçi olduğu söylenemezdi. Ofisteki
işine hızlı bir şekilde alışmış, canla başla çalışmaktaydı. O gün ise,
Şişli’nin en ünlü pastanesinden aldığı en sevdiği damla çikolatalı kurabiyeleri
sabah kahvesinin yanında profesörün beğenisine sunmaya hazırlanıyordu. Bu
yüzden elindeki kurabiye kutusuna bir zarar gelmeden ağır hareketlerle apartman
kapısını açmaya uğraşıyordu.
Aradan tam 2 ay geçmişti. Bu süre içerisinde
Levent’teki ofiste süren araştırma bütün hızıyla devam etmiş, Umay birbirinden
kopuk, anlamsız gibi görünen yüzlerce metin tercüme etmişti. Çalışma masasının
yanındaki kâğıt yığınının bir bölümünü çevirmeyi başarmış, ancak hala kayda
değer bir belge ile karşılaşamamıştı.
Ağlayan
bülbül mahlaslı tuhaf aşçının yüzlerce tarifini çevirmişti Umay. Bunu yaparken
Osmanlı yemek kültürü hakkında hatırı sayılır derecede bilgi sahibi olmuştu. Artık o dönemin şartlarında
etin köfte haline getirilmeden önce taş havanda saatlerce dövülmek zorunda
olduğunu biliyordu. Et ne kadar iyi
dövülürse o denli iyi bir köfte ortaya çıkacaktı. Ağlayan bülbül mahlaslı aşçı,
bu işlemin metal ve özellikle bakır kaplarda yapılmaması gerektiğini
vurguluyordu. Yoksa mazallah zehirlenmek bile söz konusu olabilirdi. Aşçının
yemek tarifleri, yalnızca yemeğin yapımını değil, her tür detayını içeriyordu.
Mesela
bir çorba tarifinin sonuna, bu çorbanın hangi hastalıklara iyi geldiğini
yazmıştı. Bu çorbayı içenler, öksürük derdinden muzdarip ise, öksürüğü şıp diye
kesilirdi. Eğer iştahsızlık sorunu çekiyorlarsa, çorbaya eklenecek acı biber,
iştahı açacaktı. Mide ağrısı çekenler ise, bu çorbayı daha az acılı içmeli
hatta mideye iyi gelmesi için çorbaya pişirilme aşamasında biraz süt
katılmalıydı.
Aşçı bütün bilgi birikimini o denli ciddiyetle yazmıştı ki bu kağıtlara Umay, bu bilgileri okurken belki kendi derdine de bir derman bulur diye umutlandığı bile oluyordu. İşin en eğlenceli yanı da aşçının bazı metinlerin sonunda yazdığı şiirlerdi. Bazen yemeğin tarifiyle uyumlu gazeller yazıyor ve kendi yaptığı yemeklerin lezzetinden, şifasından, padişahtan nasıl övgü aldığından, valide sultanın veya padişahın kız kardeşlerinin, eşlerinin yemeklerini nasıl da beğendiğinden bahsetmeyi ihmal etmiyordu.
Aşçı bütün bilgi birikimini o denli ciddiyetle yazmıştı ki bu kağıtlara Umay, bu bilgileri okurken belki kendi derdine de bir derman bulur diye umutlandığı bile oluyordu. İşin en eğlenceli yanı da aşçının bazı metinlerin sonunda yazdığı şiirlerdi. Bazen yemeğin tarifiyle uyumlu gazeller yazıyor ve kendi yaptığı yemeklerin lezzetinden, şifasından, padişahtan nasıl övgü aldığından, valide sultanın veya padişahın kız kardeşlerinin, eşlerinin yemeklerini nasıl da beğendiğinden bahsetmeyi ihmal etmiyordu.
Belgelerin
arasında eski tapular, divan şiirinden seçmeler, bitkisel ilaçların
hazırlanışı, dini metinler, seyahatname sayılabilecek gezi yazıları, düğün
şenliklerini anlatan surname adı verilen eski yazılar, İstanbul’un 1500’lü
yıllardaki yaşamı hakkında bilgiler vardı. Bunların üslubu ve yazım şekli
aşçının yazdıklarından daha farklıydı. Aynı kalemden çıkmadıkları çok belliydi.
Üstelik bu çevirilen belgelerin hiç biri işlerine yarayacak önemli bilgileri
içermiyordu. Yani araştırmanın sonunun
nereye varacağı hiç belli değildi.
Umay
sabırla bu anlamsız belgeleri çeviriyor ve işten arta kalan zamanlarda da
profesörle aralarında daha büyük bir samimiyet gelişiyordu. Bu işin en karlı
kısmı da buymuş gibi geliyordu zaten. Profesör o kadar hoş sohbet eğlenceli
biriydi ki her anlattığı şey Umay’a bir masal gibi gizemli ve büyülü geliyordu.
Profesör yaptığı araştırmaları, okul yıllarını, öğrencileriyle arasında gelişen diyalogları, seyahat ettiği ülkeleri anlattıkça Umay bunlardan çok etkileniyor, gün geçtikçe bu gizemli adama içten içe bir hayranlık duymaya başlıyordu. Profesörün de onu sohbet edip, anılarını anlatacak kadar samimi ve yakın bulduğu kesindi. Bazen çalışarak geçirilen bunaltıcı yaz günlerinin akşamlarında veya sabahları profesör yeni uyandığında birlikte içtikleri kahveler dostluklarını pekiştiriyordu.
Artık yaz tatili geldiği için profesör üniversiteye ders vermeye gitmiyordu. Bazen tüm gün ofiste kalıyor, metinler hakkında birlikte çalışıyorlardı. Bu süre zarfında Umay, artık profesörün kahve zevkini iyice öğrenmiş, ofiste kahveleri kendisi yapıyordu. Yani ilk gün üzerine bastıra bastıra “Burada kahveleri ben yaparım!” diyen profesör, Umay’ın kahve yapmasına izin vermeye başlamıştı. Acaba profesör onun yaptığı kahveyi gerçekten beğeniyor muydu yoksa sırf Umay kırılmasın diye beğeniyormuş gibi mi yapıyordu? İşin bu kısmı tam bir muammaydı işte…
Profesör yaptığı araştırmaları, okul yıllarını, öğrencileriyle arasında gelişen diyalogları, seyahat ettiği ülkeleri anlattıkça Umay bunlardan çok etkileniyor, gün geçtikçe bu gizemli adama içten içe bir hayranlık duymaya başlıyordu. Profesörün de onu sohbet edip, anılarını anlatacak kadar samimi ve yakın bulduğu kesindi. Bazen çalışarak geçirilen bunaltıcı yaz günlerinin akşamlarında veya sabahları profesör yeni uyandığında birlikte içtikleri kahveler dostluklarını pekiştiriyordu.
Artık yaz tatili geldiği için profesör üniversiteye ders vermeye gitmiyordu. Bazen tüm gün ofiste kalıyor, metinler hakkında birlikte çalışıyorlardı. Bu süre zarfında Umay, artık profesörün kahve zevkini iyice öğrenmiş, ofiste kahveleri kendisi yapıyordu. Yani ilk gün üzerine bastıra bastıra “Burada kahveleri ben yaparım!” diyen profesör, Umay’ın kahve yapmasına izin vermeye başlamıştı. Acaba profesör onun yaptığı kahveyi gerçekten beğeniyor muydu yoksa sırf Umay kırılmasın diye beğeniyormuş gibi mi yapıyordu? İşin bu kısmı tam bir muammaydı işte…
Ofisin kapısı açtığında her zaman alışkanlığı olduğu üzere gözü konsolun üzerinde duvarda asılı duran antika saate ilişti. Saat ona çeyrek vardı. Niyeti profesör uyanmadan mutfağa geçip kahveleri hazırlayarak kurabiyeler eşliğinde bir sabah sohbeti ortamı hazırlamaktı. Ama içeri girdiğinde bunun için geç kaldığını anladı. İçeriden yükselen Vivaldi’nin Dört Mevsim eserinin yaz bölümü ve mutfaktan gelen kahve kokusu onu şaşırtmıştı aslında...
Tam bir klasik müzik aşığı olan Profesör her zaman olduğunun aksine o sabah erken uyanmış, ofisin camlarını ve perdelerini açmış içeriye temiz hava dolarken kahve makinesini ayarlamış ve Dört Mevsim eserinin yaz bölümünün presto kısmının insanın içine neşe dolduran hareketli tınısıyla ile yeni güne “merhaba” demeyi tercih etmişti. Tüm bunlar yeterli derecede şaşırtıcı değilmiş gibi bir de o sabah tıraş olmuştu. Profesörü uzun zamandır darmadağın saç ve sakallarla görmeye alışkın olan Umay bu gördüklerine çok şaşırmıştı.
Sıradan zamanlarda profesör öğlene kadar uyur, Umay ofise gittiğinde
sessizce bilgisayarın başına oturur ve o uyanıncaya dek klavyenin tuşlarına
bile yavaşça basmaya çalışarak, belgeleri okur ekrana geçirirdi. Üniversite
tatile girdikten sonra profesör artık iyice geç uyanıyordu. Geceleri de kimi
zaman sabaha kadar uyumadan, hiç bıkmadan, usanmadan belgelerle uğraşmaya devam ediyordu. Anlaşılan o ki bugün
profesörü uyku tutmamış ve erken uyanmıştı.
Acaba profesör dün gece çalışırken belgelerle ilgili önemli bir gelişme mi kaydetmişti?
"Hayırdır inşallah!" dedi Umay içinden...
Acaba profesör dün gece çalışırken belgelerle ilgili önemli bir gelişme mi kaydetmişti?
"Hayırdır inşallah!" dedi Umay içinden...
Dertli dostum’u şu hesaplardan takip edebilirsiniz: Facebook - Twitter - Instagram




